[x]
All Deviations
All Deviations
[x]

10. İstanbul Bienali

Journal Entry: Sun Sep 16, 2007, 8:35 AM
İmkânsız Değil, Üstelik Gerekli:
Küresel Savaş Çağında İyimserlik
AKM
Atatürk Kültür Merkezi
Taksim
"Yakmalı mı Yakmamalı mı?"
Salı-Pazar 10.00-19.00

İMÇ
İstanbul Manifaturacılar Çarşısı
Unkapanı
"Dünya Fabrikası"
Salı-Cumartesi 10.00-19.00

Antrepo No.3
Tophane
"Entre-polis" + "Rüya Evi"
Salı-Pazar 10.00-19.00

santralistanbul
Silahtarağa, Eyü;p
Salı-Pazar 10.00-19.00

KAHEM
Kadıköy Halk Eğitim Merkezi
Bahariye Caddesi 39, Kadıköy
Salı-Pazar 10.00-19.00
BİENAL MEKÂNLARININ AÇIK OLDUĞU GÜN VE SAATLER

Atatürk Kültür Merkezi > Taksim
İstanbul Manifaturacılar Çarşısı > Unkapanı
Antrepo No.3 > Tophane
santralistanbul > Eski Silahtarağa Elektrik Santrali, Eyü;p
Kadıköy Halk Eğitim Merkezi (KAHEM) > Bahariye Cad. No.39, Kadıköy
AKM, Antrepo No.3, santralistanbul, KAHEM: salı-pazar 10.00-19.00 (Pazartesi günleri kapalıdır.)
"Rüya Evi", Antrepo No.3: cuma-cumartesi 20.00-04.00
İMÇ: salı-cumartesi 10.00-19.00. (Pazar ve pazartesi günleri kapalıdır.)

BİENAL BİLGİ MERKEZİ

Beyoğlu - İstiklal Caddesi üzerinde 181 numarada kurulan Bienal Bilgi Merkezi, sergilerin açık kalacağı 4 Kasım tarihine kadar, her gün 11.00-20.00 saatleri arasında açık olacaktır.

Bienal Bilgi Merkezi
İstiklal Cad. No: 181, Beyoğlu
Tel: (0212) 245 1067

BİLET FİYATLARI *

10B Özel: 50 YTL (iki kişi için sınırsız Bienal deneyimi) "10B Özel" biletinin tüm ayrıcalıkları »
Tam Bilet: 10 YTL
20 kişi ve üstündeki gruplar için 8 YTL
İndirimli Bilet: 5 YTL **
20 kişi ve üstündeki gruplar için 4 YTL
* Tüm bilet fiyatlarına bienal rehberi dahildir.
** İndirimli bilet ve rehberli tur fiyatlarından öğrenciler, 65 yaş üstü kişiler, öğretmenler ve Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Üyeleri faydalanabilir.

10B ÖZEL ve bienal biletleri, [link], Biletix satış noktaları, Biletix Çağrı Merkezi (216 556 98 00) ve bienal mekânlarında satışta.

REHBERLİ TURLAR

Rehberli turlar her gün Antrepo No.3 ve Atatürk Kültür Merkezi’nde 11.00, 13.30, 15.00, 16.30 saatlerinde gerçekleşecektir.
Rehberli Tur Bileti: +10 YTL
İndirimli Bilet: +5 YTL***
***İndirimli bilet ve rehberli tur fiyatlarından öğrenciler, 65 yaş üstü kişiler, öğretmenler ve Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Üyeleri faydalanabilir.
Daha fazla bilgi ve rezervasyon için guidedtours@iksv.org adresine e-posta atabilir veya (212) 334 0791 numaralı telefonu arayabilirsiniz.

İKSD PROGRAMI

Siyah ve Beyaz Lale üyeleri %25, Kırmızı Lale üyeleri %20 oranında indirimden yararlanabilirler. “10B Özel” bilet fiyatları ise, Siyah ve Beyaz Lale üyeleri için 37,5 YTL, Kırmızı ve Sarı Lale üyeleri için 40 YTL’dir.

[link]

Monet: Işığın Duyguyla İ

Journal Entry: Tue May 22, 2007, 8:21 AM
Monet: Işığın Duyguyla İfadesi

"Ben işimin kölesiyim; hep imkansızın peşinde koştum… Yaşamak için çok az zamanım kaldı. Bu zamanın tümünü, mükemmele ulaşabileceğim ve -eğer mümkünse- beni tatmin edecek bir şey yapabilmek umuduyla resme vermeliyim. " diyor Monet, 1918 yılında G. Bernheim-Jeune'a yazdığı mektubunda. Öldüğünde, yaptıklarından tatmin olmuş muydu bilinmez; fakat geleneksel resim anlayışına farklı bir bakış açısı getirerek Batı resim tarihinde bir çığır açtığı kesin.

Yaptığı tabloyla İzlenimcilik akımına adını veren ressam, ömrünü, duyularıyla algıladığını resim yoluyla ifade etmeye adamıştır. Monet'nin hiçbir zaman akademiye gitmek gibi bir isteği olmadı. Yanında öğrenim gördüğü ve beraber çalıştığı ressamlar olmasına karşın; kendi tekniğini oluşturdu ve geliştirdi. Yaptığı resimler hiçbir sistemli uygulama tekniği üzerine temellenmemiştir. O, yaptığı gözlemlerin resme aktarımı üzerine, sürekli geliştirdiği bir teknik kullanmıştır. Burada, nesnenin yapısı ve ışığın nesne üzerinde yarattığı ince farklılıklara göre değişkenlik gösteren çeşitli teknikler söz konusudur: Kimi zaman yayılmış, kimi zaman bölünmüş; bazen kalın, bazen de geçirgen; parlak ve katıksız renk kullanımı buna örnek gösterilebilir. Kompozisyonlarındaki hareketli öğeler, kesik ve titrek fırça darbeleri, noktalar halinde birleştirilip düzenlenerek bir bütünlük oluşturur. Resimlerinde yalnızca gözlemleri üzerinden edindiği izlenimlerden faydalanmamıştır. Aynı zamanda, içindeki hislerin yansıması da resimlerinde kendini belli eden öğelerden biridir. Aynı konulu kompozisyonlarındaki farklı anlatımlar ressamın iç dünyasının bir yansıması olarak da okunabilir. Örneğin; güneş ışığı altında yapmayı tercih ettiği peyzaj konulu resimlerinde, karısının ölümünden sonra karanlık, soğuk ve donuk renk kullanımını tercih etmesi, ışık değişimlerine önem vermemesi; onun, üzüntüsünü kompozisyonlarında görünür kıldığı anlamına gelebilir.

Bir peyzaj ressamı olan Monet, çocukluğunun bir dönemini geçirdiği Havre'de doğayla iç içe büyüdü. Hava tahminlerinden, ufak değişimler üzerine yaptığı gözlemlerle doğanın dilini çocuk yaşta öğrendi. Yaptığı karikatürleri gören çevresi, Monet'nin resme karşı yeteneği olduğunu farketmişti; fakat onun ressam olmaya karar vermesi Boudin ile tanışması sonucu gerçekleşti. Ressam Boudin'in teşviğiyle açık hava resimleri yapmaya başladı. Yaşadığı kasabadan Paris'e giderek sanat dünyasının içine girerek, ileride İzlenimcilik'in öncüleri olacak ressamlar Camille Pissarro, Frédéric Bazille, Alfred Sisley, Aguste Renoir ve Edouard Manet ile tanıştı. Yaptığı ilk dönem resimlerinin bir kısmı, dönemin en önemli sergi mekanı olan Salon'a kabul edildi; fakat ilerleyen yıllarda, geliştirdiği izlenimci resimleri aynı yer tarafından reddedilecekti. Salon'da sergilenen tablolarından, Yeşil Elbiseli Kadın adlı tablosunu dört günde tamamlamış olmasına karşın, ışık etkilerinin betimlenme biçimi dikkat çekicidir.

Monet'nin resmi hiçbir biçimsel kurala uygun değildi. Tamamen doğayla kurduğu ilişki ve gözlemleriyle, kendi tekniğini oluşturmaya başlamıştı. İlk dönem yapıtlarından, yaz gününde bahçe konulu resimlerinde, geleneksel ışık ve form anlayışını yıkarak yepyeni bir biçimde ele almıştır. Londra'ya yaptığı seyahati sırasında, tekniğinde fazla değişiklik olmamasına karşın kentin puslu ve dumanlı atmosferi, çalışmaları konusunda ressama ilham kaynağı olmuştur. Bahçe konulu resimlerinin ardından deniz peyzajları gelmektedir. Bu kompozisyonlarda, sudaki yansımalar izlenimci bakış açısıyla resmedilmiştir. Deniz peyzajı konusunun ardından, sahil, nehir kıyısı, yelkenli ve liman resimleri gelmektedir. Bu dönem resimlerinde, tekniğini ilerleterek güneş ışığının sudaki yansımasını, parlak renkler ve kesik fırça darbeleri ile göstermeye başladı. Bu manzara resimlerinde, insan figürü kullanmaya devam etti; eşi Camille ve oğlu Jean'ın model olduğu iç mekan resimleri de yaptı. Bu dönem sonrasında, kompozisyonlarında yer alan konular arasında demir köprüler ve gelincikler vardır. Ressamın Argenteuil'e yerleştiği 1872 yılını takip eden altı yıl, onun izlenimci bakış açısının resimlerinde belirginleştiği dönemdir. Bu dönem tabloları, anlık olayların ifade edilmesinde fotoğraf enstantanelerine benzetilebilir. Bu dönem sonlarında başladığı Saint-Lazare Garı serisi de fotografik bakışı içerir. Anlık değişen ışık ve yarattığı etkiler ressamın bakış açısıyla birleşerek tuvalde biçimlenir. Monet 1878 yılında, yerleştiği Vétheuil'le ilgili resimler yapmaya başladı. Konuları arasında, Seine nehri kıyıları ve kırsal bölgeler vardır. Tablolarında genelde, güneşli ve ışık oyunlarının daha yoğun olduğu zamanlara yer veren ressam, Vétheuil'de kış manzaralarını da betimledi. Özellikle, Seine nehri üzerindeki buz kırılmalarını seri halde resmetmiştir. 1881'de Eterat'a giden ressam, burada Eterat Kayalıkları konulu tablolar yaptı. 1888 yılında, Ot Yığınları serisine başladı. Bu seriyi devam ettirdiği sıralarda Kavaklar serisine de başlamıştır. Konu olarak ot yığınları ve kavakları seçmesinin nedeni; nesnelerin aynı biçim ve sabit duruşa sahip oldukları halde, ışık-gölge sayesinde dönüşüme uğrayarak görünüşlerinin değiştiğini göstermekti. 1892-95 yılları arasında, Rouen Katedrali serisini yaptı. Gerçekçi ve idealize edilmiş görüntüden çok; yine, ışık ve yansımanın etkileri üzerine yoğunlaşmıştır. 1896 yılında Seine'de Sabah serisine başladıktan sonra; 1899'da Londra'yı ziyaret etti ve dönüşünde, Thames Manzaraları'nı atölyesinde resmetti. Venedik seyahati de, onun bu "su kenti"ne hayran olmasına ve yine ışık oyunlarıyla dolu resimler üretmesine sebep oldu. Monet'nin 1899'da başladığı ve ömrünün sonuna dek devam ettirdiği son serisi Nilüferlerdir. Giverny'deki bahçesinde yer alan havuzlarda bulunan nilüferleri resmetmek için varolan stüdyosuna ek olarak iki stüdyo daha yaptırdı. Ömrünün son yıllarında, bir ameliyat geçirmesine karşın görme bozukluğu çekti. Bu sebeple, son dönem tablolarında nesnelerin betimlenmesindeki bozukluk, bu resimlerin neredeyse soyuta yaklaşmasına neden olmuştur. Işığın, nilüferler üzerinde yarattığı etkilerin görsel anlatımı olan bu tablolarda, renkler birbirinin içine geçmiştir; artık ortada somut nesneler yoktur.

Monet'nin resimlerinin asıl konusu ışıktır. Doğa görüntüsünün, gün boyunca değişen ışıkla uğradığı dönüşümü resimlerinde göstermeyi amaç edinmiştir. Bu araştırmacı uygulamaları, son dönem serilerinde kendini iyice belli etmektedir. Ressamı, resmettiği konudan çok, onun ışık altındaki görüntüleri ilgilendirmiştir. Işıkla bağlantılı olarak değişen bu görüntüleri renkle ifade etme yollarını araştırmış ve tekniğini yenileyerek sürekli geliştirmiştir. Aynı konuyu seriler halinde resmetmesi bu nedenledir. Suyun yansımasının getirisi olan anlık değişimlerin yarattığı ışık oyunları resimlerinde temel konu olmuştur. Monet, tekniğini geliştirme ve yeniyi araştırma konusunda devamlı çalışmış olmasına karşın; araştırmalarını teorik açıdan destekleyici hiçbir girişimde bulunmamış; yalnızca resme yoğunlaşmıştır. Monet'nin resimlerini yaparken sadece teknikle ilgilendiği sanılmamalıdır. Bir çok kişi, resimlerinin şiirsel bir dili olduğu konusunda hemfikirdir. Onun varolanı yansıtma biçimi yalnızca, içselleştirdiği görüntüyü resimle ifade etmektedir. Ressam, duyularıyla algıladıklarını iç süzgeçinden geçirerek kendi gerçekliğine varmaktadır. Herkesin kendine ait bir gerçekliği vardır; fakat Monet'nin resimleri bize, bir adamın şiirsel görüşünü ve dünyasını betimleme biçimini göstermektedir. Ne kadar şanslıyız ki, o bunu tüm dünyayla paylaşmıştır.


Behiye Bobaroğlu

Van Gogh’un Mektuplarından alıntıla

Journal Entry: Tue May 22, 2007, 8:20 AM
Van Gogh’un Mektuplarından alıntılar…

2003 yılında Eczacıbaşı Sanal Müzesi Vincent van Gogh’un 150. doğum yıldönümünde onun yaşam çizgisine ve sanatına “otoportreleri ve portreleri” üzerine odaklanan, bakan bir sergi düzenlemişti. Sanatçının en verimli son dönemine girdiği(1) 1887 yılı sonundan 120 sene sonra düzenlediğimiz bu ikinci sergisinde, bu kez onun “Çiçek” ve “Çiçek Açmış Meyva Bahçeleri” serilerinin izlerini sürerek 2007 Baharı’nı karşılamak, tüm insanlığın görsel belleğini tek başına inanılmaz ölçüde zenginleştirmiş olan bu büyük ustayı bir kez daha anmak istedik.

Van Gogh’un kendisini sürekli olarak resim yapmaya adadığı 1881–1890 arasındaki kısa ancak inanılmaz verimlilikteki ressamlık kariyerinde(2) ilk kayda değer çiçek resmi, 1884’de Nuenen’de yaptığı bu türdeki birkaç resimden biri olan “Vazoda Gözlükotu”dur.

Daha sonraki yıllarda onun bu “Çiçek” temasındaki resim üretimi ana hatları ile üç bölümde ele alınabilirler:1886 yazı ile 1888 yılı başları arasında Paris’te gerçekleştirdiği çiçek resimleri, Arles’te 1888 baharında boyadığı “Çiçek Açmış Meyva Bahçeleri” serisi ve Saint Rémy ve Auvers-sur-Oisie dönemi çiçek ve bahçe resimleri.

1886 yazı ve 1887 sonu arasındaki dönemde, onun ülkesine, Flaman ressamlarına özgü resim dilinden ve koyu kahverengilerin egemen olduğu renk paletinden, Japon baskılarının etkisi ile nasıl adım adım kopup kendine has özgün bir görsel anlatım geliştirdiği de yapıttan yapıta izlenebilir.

Sanatçı 1888 Mart’ında Arles’te ise, kendince Fransa’nın “Japonya”sını ve oranın “Çiçek Açmış Meyva Bahçeleri”ni keşfeder. Rengarenk çiçekli bu badem, şeftalı, kayısı, armut ve erik ağaçlarını resmettiği onbeş cıvarında yapıt ürettiği bu dönem, onun nihayet sanki kendine özgü bir “cennet” keşfettiğini anlamanın coşkusu ile bu tuvallerini inanılmaz bir hız ile hiç duraksamadan “akış halinde”(3) gerçekleştirilmiştir.

Van Gogh’un üçüncü ve son grup “Çiçek” ve ”Çiçek Bahçesi Resimleri” ise, 1888 Temmuz- 1890 Haziran sürecinde yapılan, ünlü “Ayçiçekler” serisinin de aralarında olduğu Sainte-Rémy ve Auvers-sur-Oisie dönemi çalışmalarıdır.

Ressamın bu üç dönemde de ürettiği çiçek konusuna odaklı yapıtları, hem form hem de renk araştırmaları açısından Van Gogh’a ulaşmak istediği resim yapma yöntemine ve hedeflediği resim diline ulaşmak açısından yaptığı araştırmalarını en özgür biçimde yapabileceği bir ortam olmuşlardır.

Gerek dallarından kesilip vazoya konulan çiçeklerin gerekse çiçeklenmekte olan meyva ve süs bahçelerinin son derece hızlı değişim geçirmeleri Van Gogh’un tekniğini yukarıdaki kendi sözlerinden de görebildiğimiz gibi son derece hızlı sonuçlar alabileceği, ele aldığı konunun en can alıcı özelliklerini yakalayı;p tuvallerine aktarabilceceği bir teknik ve resim icrası becerisi geliştirmesini sağlamıştır.

Ne yazık ki, sosyal ilişkilerindeki sorunlar ve resimlerinin bir türlü ticari olarak kabul görmemesinin yarattığı yokluklar ve bunalımlar nedeniyle dengesi her an bozulabilen Van Gogh’un devreye özgü hastalıklardan da nasibini alan bedeni, bu hızlı resim yapma sürecinin stresi ve yorgunluğu ile daha da yı;pranı;p melankolisinin derinleşmesine ve sonuçta madden ve manen tükenmesine neden olmuştur.

Van Gogh, bir anlamda sigarasını iki ucundan da yakarak, kaçınılmaz sonuna resim resim, mektup mektup yaklaşmıştır. Tükendiğini, belki artık resim bile yapamayacağını hissettiği bir anda ise epeydir düşündüğü bir eylemi gerçekleştirerek yaşamına son vermiştir.

Ölümünden sonra Claude Monet’nin gündeme getirdiği bir sorunun cevabını bulmakta bugün de zorlanabiliriz : “Çiçekleri ve ışığı bu kadar çok seven ve onları bu denli başarı ile resmeden bir adam, nasıl kendini bu kadar mutsuz kılabilmiştir?”

Sanatçının daha önceki “Otoportreler ve Portreler” sergisinde yer alan bir yapıtı bu serginin de son resmi olarak seçilmiştir. Ressamın son günlerinde, 1890 Haziran sonlarında gerçekleştirdiği, gelincik çiçekleri ile bezeli bir buğday tarlasındaki genç kızı konu alan bu resim, onun karşı cins ile hep sorunlu süregiden ilişkilerinin, karşılanmayan özlemlerinin hissedilebileceği bir sevgi ile resmedilmiştir. Yaşamı boyunca aşk özlemi içinde olan ve birkaç kez bu konuda hüsrana uğrayan Vincent van Gogh, bu resmi ile sanki kendisi için son bir kez düşsel bir mutluluğu yakalamaya ve yarattığı imge belki de kendisini ödüllendirmeye veya son bir umut ile yaşama bağlamaya çalışmaktadır sanki…

Kelebek Sanat Evi

Journal Entry: Mon May 14, 2007, 10:16 AM
Aynur GEZMiS
Betül BARAN
Esra BARIN
Nur GEDİKALİ
Sumru ÇINAR
Süreyya ERÇiN

DUVARLARLA KONUŞMAK - Küratör: Levent Çalıkoğlu

Atölye kavramına-mekanına nasıl giriş yapmalı? Kanımca, tı;pkı ressam ve modeli gibi, ilki atölyenin sahibine diğeri de ziyaretçisine ait iki farklı girişi var meselenin. Bu iki yabancı arasında kurulan ilişki sayesinde atölyenin sınırları uzayı;p kısalır, mekanın boşluğu ve sırları dışarı taşınır. Çoğunlukla “orada” olduğunu belgelemek için atölyeyi dillendirir, tanımlar ziyaretçi. Ressam ise sadece resimler. Fakat mekanın asıl sahibinin yaptığı iş, her zamankinden farklı olarak, içeriden içeriye bakılan bir enteriyör değil, kendisini tüm çı;plaklığı ile sunduğu örtük bir davet mektubudur.

Ressam için nedenli/nedensiz her şeyin taranip biriktirildigi bir uzamdir atölye. Ölçüsü nedeniyle içeriye sigdiramayacagi nesneleri, canlilari, binalari, sokaklari, dişarida biraksa da her birine karşilik gelen metaforlari içeriye davet eder ressam. Bu nedenle ressamin arşinlayarak, volta atarak tarttigi, hesapladigi, kendi bedeni gibi ezberledigi bir kullanim ölçüsü ve bir de içerideki boşlugu dolduran, teraziye oturtulamayacak olan daha büyük bir hacmi vardir atölyenin. Ister bir çati kati, ister aile ile yaşanilan evin bir odasi isterse de müstakil bir hangar olsun degişen hiçbir şey olmaz. Her durumda ressam, hareket alani içerisine neyi sigdirabilecegini neyi dişarida birakacagini ya da neyi dişarida birakmak zorunda oldugunu bilir. Üretim faaliyetinin ana ekseni olan bu mekan, aslinda bir tür gönüllü hapishanedir. Ressam, bu mekanda ne üretecegine karar verir, keşfeder, uygular, ortaya çikardigini begenmez, yikar ve ardindan hiç sikilmadan her şeye yeniden başlayabilir. Hiç olmadigi kadar kendisi olmasi için büyük bir sessizlik sunar ressama atölye. Sanatçi ya bu mekanda kendinden geçer ya da sogukkanlilikla dünyayla, kendisi gibi ayni şeylere bakan meslektaşlariyla, ardi arkasi gelmez biçimlerle, tuvalde resim olmayi bekleyen renklerle hesaplaşir. Gerektiginde dişariya taşinabiliyor olmak bir şeyi degiştirmez. Çünkü atölye işler kariştiginda hem yerleşilecek bir siginak hem de ressami yalnizliga dayanikli oldugu yere kadar sürükleyen dipsiz bir uçurumdur.

Ziyaretçi ise model, koleksiyoner, galerici, eleştirmen olarak atölyeye davet edilir. Her birinin mekan içerisinde atölye sahibi tarafindan belirlenen, kisitlanan eylemleri vardir. Malzemeyi, üretilenleri, resmin işleyişine örnek olanlari kurcalamak atölyeye gelen herkesin elde edebilecegi bir ayricalik degildir. Kimi, kiyida köşede kalmiş tozlu desen defterini rahatlikla kariştirma ya da yüzü duvara dönük resimleri çevirme hakkina sahip iken, kimisi ancak kendisine gösterilen iskemleye oturabilir. Önüne konulanlarla hatta bazen konulmayanlarla yetinmekten başka şansi yoktur. En ketumundan en alçakgönüllüsüne kadar her ressam, kimin önüne neyi sunacagini, haddini bilmeyenlerle nasil ugraşacagini bilir. Ilk defa gelenler ise daha mekanin atmosferine uyum saglayamadan sanatçi tarafindan sorguya çekilir. Verdikleri cevaplar atölyedeki sinirlarini belirlemekle kalmaz, bir daha davet edilip edilmeyecekleri konusunda da bir delil oluşturur. Tabi ki belli başli müdavimler dişinda çogu kişinin randevusuz, elini kolunu sallayarak girebilecegi bir mekan degildir atölye. Hatta bazen müdavimler için bile yasaklar getirilebilir. Sanat tarihi, en yakin dostunu atölyesinden yaka paça kovan nice ressamin hikayesi ile doludur. Bunun en büyük nedeni izleyicinin görmek için sabirsizlandigi bu mekanin, aslinda üretici için fazlasiyla mahrem ve bir o kadar da şaka kaldirmayacak bir kutsallik barindirmasindan kaynaklanir. Çalişirken dikizlenmek, henüz bitirmedigi işini bir başkasinin begenisine sunmak, ayni mekanda ötekinin nefes alip vermesini hissetmek çogu ressam için bir sikinti kaynagidir. Aslinda bu konuda sinirsiz nedenin varolabilecegini düşünmek en dogrusu. Örnegin Aix’e yerleştigi yillarda rahat ve disiplinli çalişmak için ev ve atölyesini birbirinden ayiran Cezanne, resim boyarken birinin kendisini izlemesinden çok, ziyarete gelecek olanlarin kötü niyetlerinden rahatsiz olur. Ressama göre Paris’te adini gazetelerde görenler ya hatalarini bulmak ya da ondan bir şeyler araklamak için atölyesini ziyaret etmek istiyorlardi. Hatta, uzun bir süre yakininda bulunan dostu Emile Bernard bile bu huysuz adamin çogu zaman kendisini hangi nedenle atölyesinden uzaklaştirdigini anlamakta zorluk çeker. Buna karşilik 1894’de atölyesini Rue des Moulins’teki bir geneleve taşiyan çagdaşi Lautrec ise, yalnizligini azaltmanin bir yolu olarak, atölyesini kendisine ilgi duyan herkese açmakta bir sakinca görmez. Kisa bir süre sonra tipki içinde bulundugu bina gibi odasina kimin girip kimin çiktigini ressamin kendisi bile takip edemez. Aslinda Lautrec, yetenegini, şip-şak çizim ustaligini, bodurlugundan kaynaklanan dişlanmişligini gidermek için bir tür kurtarici olarak kullanir. Hem zaten kapilar ardinda olmasi gerekenin, açik seçik ortaya konuldugu bir yerde mahremiyetten bahsetmek düpedüz trajikomik bir durumdur. Görünüşte, resim yapma tarzi açisindan birbirine tamamen zit iki farkli karakteri karşilaştiriyor olabiliriz. Ne de olsa, çogu kişinin ona yakiştirdigi “huysuz” sifati ile Cezanne, tek bir resim üzerinde yirmi iki yil çalişabilen bir münzevi, Lautrec ise figür dişinda her şeyi bir kenara kaldirip jeste, mimige, modellerinin duygularina yer veren bir çizim virtüozu idi. Yine de her iki sanatçinin kendilerini sinirlayan duvarlarla olan ilişkisi, bize kavram ve mekan olarak atölyenin kullanimina dair bir çikiş yolu sunabilir.

Tabi bir de aynı atölyeyi ziyaret edip birbirine yakın ya da tamamen farklı intibalarla ayrılanlar var. Onların anlattıkları ise bir atölyenin işleyişi, iç yapısı, tınısı, olanaksızlığı üzerine apayrı bir lügat oluşturur. Yirminci yüzyıl sanatının en aykırı ve en çok didiklenmiş izleklerinden biri olarak Giacometti’nin atölyesi bu konuda iyi bir örnek. Bu atölyeye yaptığı sayısız ziyaretin ardından onca heykel ve resim içerisinde, takım adalar gibi düzensiz aralıklarla kümelenmiş şeyler hatırlıyor Sartre. Ayrıca bu uzun boylu tuhaf saçlı adamın arada bir atölyenin duvarlarını bile bile çimenle kaplıyor olmasına da hiçbir anlam veremez, sormaya da çekinir. Zemin kattaki bu atölyede alçıdan heykellerin, iplerin, üstüpülerin, bazen bir parça çelik telin, griye boyanmış tuvallerin ıskartada, eğreti, yıkılıverecekmiş gibi duruyor olması da Sartre için bir başka şaşkınlık noktasıdır. Ne var ki bütün bu nesneler sanki mutlak bir gerçeklik içinde Giacometti tarafından yakalanmış gibidir. James Lord ise modeline her seferinde aynı uzaklıktan bakmak isteyen Giacometti’nin, çalışma sehpası ve modelin oturduğu sandalyenin ayaklarını odanın zeminine beyaz bantlarla sabitlemesine şaşırır. Lord, bu dağınıklık içerisinde bile atölyenin kendine özgü bir ritmi, bir kalp atışı olduğunu düşünmeden edemez. Michel Leiris’da sefil bir işlik olarak hatırlıyor bu küçücük atölyeyi. Ona göre dikkatsiz bir ziyaretçi bu kalabalıkta her an yolunu yitirebilir. Heykeltraşın en sevdiği modellerinden biri olan İsaku Yanaihara ise atölyenin fiziki gerçeklerinden çok, Giacometti’nin atölyedeki kontrol edilemez hızına, bir alçıya bir kile daha sonra tuval başına geçerek gördüğünü neredeyse sonsuza kadar resmetme heyecanına dikkat kesilir. Piere Schneider de Leiris’le aynı görüşü paylaşır. Kesin olan, Giacometti’nin atölyesinin küçücük, yıkık dökük ve toz içinde olduğudur. Atölyenin en uzun süreli ziyaretçilerinden biri olan Gene Genet’nin aynı mekanla ilgili görüşleri ise diğerlerinkinden oldukça farklı. Giacometti’nin nesneleri yalıtma yetisinin olduğunu görür Genet. Hatta en güzel heykelini, sigara izmaritini yerden almak için eğildiğinde masanın altında bulur. Heykeltraş, sakar bir misafir ayağıyla çarpı;p çatlatmasın diye saklamıştır heykelini.

Görüldüğü gibi atölyenin darlığından, tozundan, ruhundan, üstüste yığılmış tuhaf ve anlamsız nesnelerinden sayfalarca sözedilebilir. Her sanatçıya ait bir atölyenin varolduğu gözönüne alınırsa anlatılanlar, tanımlamalar o oranda çoğalacaktır. Oysa atölyenin çok da karmaşık olmayan bir soykütüğu var. İçinde sanatsal üretim ve elişçiliğine dayalı eserlerin üretildiği bir imalat yeri olarak düşünüldüğünde geçmişinin eski Mezopotamya’ya kadar uzanması mümkün. Antik dönemde özgür hatta seyyar bir kimlik kazansa da, atölyenin lonca örgütlenmesinin zorunlu kılındığı Ortaçağ Avrupasında kendine ait bir dil, sınır, kavram ve üslup edinmeye başladığını düşünebiliriz. Rönesans’la birlikte her tür sanatsal etkinliğin ana mekanı olarak kullanılmaya başlanan atölye, neredeyse dev bir fabrikaya dönüşür. Bugüne ulaşacak olan usta-çırak disiplini de yine bu tarihlerde kemikleşir. Ama atölyedeki üretimin çoğulculuktan kurtularak bireyselliğe dönüşmesi, sahibinin (burjuva, saray, kilise) boyunduruğundan ve kaprislerinden kurtulan sanatçının kendisini dört duvar içerisine sığdırması, hiç şüphesiz modern zamanların bir oldu bittisidir. Ondokuzuncu yüzyılın kent hayatındaki yabancılaşma sanatçıya Baudleaire vari bir kaçma arzusu şırıngalasa da , doğmakta olan yeni kentsel tasarı ressama başını sokacağı yerleşik bir mekan sunar. Gün ışığının her anını yakalamak üzere Seine nehrinde bir tekneye yerleşen -bir ölçüde de parasızlıktan- Monet örneğinde olduğu gibi ressam eni konu seyyar yaşamı planlasa da, atölye bundan sonra modern ressamın daimi adresi olacaktır.

Türk resmi ise alelâde bir konu olarak görmüştür atölyeyi. Gerçi Osman Hamdi’den başlayarak bir iç mekan saplantisindan sözedilebilir ama bu ilgi daha çok -Şevket Dag örneginde oldugu gibi- cami ve türbe içlerine odaklanir. Şehzade Abdülmecit’in birkaç iç mekan konulu resmi ise saray yaşantisinin debdebesine, Batililaşma telaşina bir dekor oluşturur. Ayni tarihlerde Şeker Ahmet Paşa’nin Mercan yokuşundaki köşkünde, kendisini bir odada resim yaparken çektirdigi fotograf, steril, ancak bir Paşa’ya yakişacak bir çalişma ortamini belgelemekle kalmaz, atölyenin, Türk resim sanatinin başlangicinda kavram ve mekan olarak nasil algilandigini da ortaya koyar. Ne de olsa ressamin atölyesini “ötekine” açmasi “ben buradayim” demenin en basit yoludur. Ömer Adil’in Inas Sanayi Nefise Mektebi’ndeki kizlar sinifini konu edinen çalişmasi ise olsa olsa hoca-ögrenci ilişkisini ortaya koyan ve yeni kurulan bir güzel sanatlar mektebinde Bati’daki atölye gelenegine eklemlenen bir egitimin yapildigini gösteren dökümanter bir iç mekan resmidir. Sözkonusu mekan, ögrencilerin ders gördükleri ortak bir kullanim alanidir. Şövale, alçidan torslar, duvarlara asili örnek resimler, hatta öndeki iki kiz ögrenci arasinda geçen diyalog bile, neredeyse atölyenin kullanimina dair egitsel bir amaç taşir. Kendilerine Fransiz izlenimcilerini örnek alan 1914 Kuşagi sanatçilari ise bilindigi gibi, manzara/doga ikilemi içerisinde tuvallerini açik havaya taşimişlardir. Kuşagin en ünlü ressamlarinin bir araya getirildigi Şişli Atölyesi’nin görünümü, yine ne ilginç ki bir fotograf araciligiyla günümüze ulaşir. 1930’lardan sonra Şeref Akdik, Mahmut Cüda, Cemal Tollu, Hamit Görele ve Refik Epikman gibi birkaç ressamin gerçekleştirdigi iç mekan konulu resimler ise daha çok gündelik yaşantiya, Cumhuriyet ideallerinin yansitildigi okul siniflarina, salon veya balolara ayrilmiştir.

Aslına bakılırsa ressamın atölyesini hiçbir süslemeye gerek duymaksızın izleyiciye sunması, kendi ayakları üzerinde dikilen bir birey olduğunun da ilanıdır. Türk resminde 1950’lere gelesiye kadar aileden kopan, özellikle de Akademi’nin koruyucu kanatlarından ayrılan çok az sayıda ressam var. Buna cesaret edenler ise, devletle, politikayla, parti ile ilişkide tek yetkili merci olan Akademi ile bağlarını koparmamaya özen göstermişler. Tamami ile bağımsız veya herhangi bir gruba bağlı olmadan yaşamını ve çalışmalarını sürdürmeyi yeğleyenlerin adını, bugünlerde diğerlerine oranla daha az anıyoruz. Şunu rahatlıkla iddia edebiliriz: bireyselleşme arzusu, ademimerkeziyetçi bir yapıdan sıyrılma isteği ve aynı tarihlerde entelektüel ortamı saran varoluş kaygılarıyla beraber, içe kapanan, kendisini keşfetmeye çabalayan ressam prototipi, ancak 1960’lara doğru bir doğum sancısı yaşar. Dikkat edilirse Akademiden bağımsız atölyeler, (buna Nuri İyem’in 1947 yılında Asmalımescit Önay apartmanın da açtığı atölyede dahil) ancak onları bir nebze olsun besleyecek özel galerilerin veya İzmir Fuarı gibi devlet dışında sanatçıya iş veren kurumların filizlenmesi ile paralel tarihlerde ortaya çıkar.

Dört duvar: atölye. Bu serginin yapıtları ise sonuçta dört duvarla çevrili bu odayı, soluk alı;p veren, işlerliğini ve gerekliliğini kendisi belirleyen, hem bir kayboluş mekanı hem de dış dünyaya açılan bir pencere olarak gösteriyorlar. Mehmet Güleryüz’ün 1965 tarihli resmi iki açıdan önemli. İlki, bir öğrenci çalışması olması, ikincisi de damar benzeri ağlar ile birbirine eklemlenen şövale, tuval ve ressama ait otoportrenin dönemin sanat anlayışına zıt bir eğilim göstermesi. O tarihlerde Zeki Faik İzer’in yaptığı eleştiri ile “müstehrek” yani tiksindirici bir üslubu vardır bu resmin. 1965’ler için fazlasıyla asabi, kabul edilebilir bir konu çeşitlemesinden tamamen ayrı bir içeriği gündeme getirir Güleryüz’ün resmi.

Neşe Erdok’un atölye nesneleri ile sarili kendi portresi ise bizi bir başka noktaya taşiyor: atölyede her zaman hazir ve nazir bekleyen tek model, ressamin aynadaki suretidir. Erdok’un neredeyse bir dizi oluşturacak “atölyede otoportre” çalişmalari, atölyeye bagimli ressamin her şeyden yalitilmiş yalnizligini simgeler.

Utku Varlık 1985 yılında “bu süre içinde” adını verdiği bir dizi resim gerçekleştirmişti. Bir oda içerisinde pencere aracılığıyla dış mekana açılan bu resimlerde, Varlık’ın daha sonra kullanacağı hayali, gizemli ve sembolik nesnelerinin bir dökümü yapılıyordu. Utku Varlık’ın bu diziye ait yapıtlarına ulaşamadık. Ne var ki bitirdiği son çalışma da büyük bir tesadüf eseri atölyesini, düş ile gerçek arasına sıkışan ressamın biriktirdiği kavram ve metaforları görünür kılıyor.

Nevhiz Tanyeli’nin resimleri sürekli olarak karabasana meyilli, sıkıştırılmış, boşluğa ve mekana hapsedilmiş figürleri harekete geçirir. Bir otoportre çalışması olarak da tanımlanabilecek olan bu sergideki çalışması ise, modelleri ile aynı duyguları paylaşan ressamın, atölyesi ve dış dünya arasına çektiği köprünün dayanaklarını gösteriyor.

Serginin ortaya çıkmasına vesile olan Yavuz Tanyeli’nin Beykoz sırtlarındaki atölyesinden gece karanlığında karşı kıyıları gösteren 1989 tarihli enteriyörü, ne yazık ki bu etkinlikte sergilenecek yapıtlar arasında yok. Satın alan kişinin bile akıbetini bilmediği resmin ancak görüntüsü elimizde. Atölye nesnelerinin bir araya getirildiği bir ölü doğa kompozisyonu olarak da görülebilecek bu sergideki çalışması ise, Yavuz’un yalın, duyarlı ve tipik enteriyör resimlerinden biri. Seçtiği tüm nesneler kendisini, görünmeyen otoportresini ortaya koyuyor.

Sezai Özdemir’in ressam olarak kendisini çarmıha gerdiği bir dizi resmi var. Her birinde atölye, ressama eşlik eden bir hücre görünümünde. Boş tuval, fırça demeti, boya paleti, rakı kadehi, kara kedi kendisini çivileyen ressamın suç aletleri ya da tam tersi aynı kaderi paylaşan yoldaşları.

İsmet Doğan şimdilerde meşru tarihin otokratik yapısı, sanatçıyı tekrara sürükleyen üslubun tekdüzeliği ve bir metafor olarak gösteren-gösterilen-gönderge ilişkisini altüst eden aynanın kullanımını hedef alan kavramlar üzerinde çalışıyor. Bu sergideki yapıtı (1986) bir dışbükey ayna aracılığıyla ters-yüz edilmiş atölyesinden bir görünüm sunuyor. Jan Van Eyck, hatta Quentin Metsys’e uzanan bir dizge içerisinde köşegenleri, dolayısıyla da perspektifi bozan bu sırlı yüzey, aslında izleyiciye atölyenin görülmeyen kısmını sunuyor.

Yalçın Karayağız’ın resmi ise atölye ile ilgili en temel paradoksu, iç mekan-dış dünya karşıtlığını biraraya getiriyor. Biriktirilenler, dışarıdan içeriye taşınanlar, ressamın elinin altındakilerle olan diyaloğu ve bir portre olarak atölyedeki konumu.

Onay Akbaş ise iç mekani, neredeyse tüm çalişmalarinin kurgusunda bir alt yapi olarak kullaniyor. Daha dogrusu, resimlerinde eylemde bulunan figürlerin ayaklarini bastiklari podyum, bize sürekli olarak bir iç mekan yanilsamasi sunuyor. Ayni şekilde Akbaş’in atölyede kendisi ile giriştigi hesaplaşmalar ve resim içerisinde resim esprisi daha önceki yapitlarina da yansiyan bir izlek. “Meydan okuma” kendisi ile yarişan, didişen ressamin ardi arkasi gelmez hesaplaşmasini ortaya koyuyor.

Ressamın, atölyedeki model ile olan ilişkisini gösteren üç ayrı çalışma var bu sergide. Mustafa Özel’in resmi plastisite ve ayrıntı düşkünlüğü açısından erkek modelini adamakıllı didikleyen bir çalışma. Atölyedeki nesneler, kendi boşluğuna devrilen çizgisel perspektif, her şekilde modelin tek başınalığına katkı sağlıyor. İrfan Önürmen’in yapıtı ise atölyesine her an girip çıkma hakkına sahip en yakınındaki kişileri biraraya getiriyor. Çoğunlukla günlük yaşamda sokak aralarında ya da sosyetik magazin dergilerinde karşımıza çıkan tipleri yüzlerini belirgin kılmadan boyayan İrfan, ilk defa insan fizyonomisine bu kadar yakınlaştı. Resmin merkezinde yer alan küçük çocuk kızı. Aynadan yansıyan kişi ise eşi. Saim Erken’in resmi ise kompozisyonun merkezinde yer alan çı;plak modelden ziyade, atölyenin kullanım diline ve şekline ilişkin bir durum değerlendirmesi. Nesnelerin duruş noktaları, aralarındaki boşluklar, yerleşimlerindeki düzen, doldurulmaya hazır tuval, sanatçının atölyeye bakış alanındaki derinlik... seçilen her ayrıntı bize ressamın atölyesinde kurduğu gizli işleyişi gösteriyor.

Mustafa Horasan’ın yapıtı ise bu sergideki işleri farklı bir noktadan tamamlıyor. Hem bir fotoğrafik kayıt hem de bu kaydın üzerini kapatmaya çabalayan bir tavrı var Horasan’ın. Atölye-evinin ziyaretçileri, köpeği, eylem anında kendisi, sevgilisi...seçilen her imge tüm samimiyeti ile atölyenin en doğal halini ortaya koyuyor.

Ressamın atölyede “resim içinde resim” yaparken kendisini belgelemesi Temür Köran ve Altan Çelem’in çalışmaları arasında ortak bir bağ oluşturuyor. Her iki çalışmada da ressamın boyayacağı model kendisi ile aynı mekanı paylaşıyor, resmin bir ucundan kompozisyona dahil oluyor. Altan’ın resminde kırmızı eldivenli bir boksör, Temür’de ise evin kedisi ve atölye-evi imleyen ışıklı bir oda.

LEVENT ÇALIKOĞLU